İstanbul Okan Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Sempozyumu
İstanbul Okan Üniversitesi Sanat, Tasarım Fakültesi Sempozyumu
Bir bardak çayı masaya bırakma biçimimiz de bir eylemdir. Sabah penceresinden giren ışığın döşemeye düştüğü o açı da. Gündelik olan, fark edilmeyi beklemez — zaten oradadır, her zaman; ama onu görmek için eğitilmiş bir göz, ya da daha doğrusu, alışkanlığın körelttiği bakışı yeniden açmayı göze almış biri gerekir. Sanat tarihinin en kadim sorularından biri de tam burada yatar: Sıradan olan, anlamlı olabilir mi? Ya da daha keskin soruşturmayla: Anlam, sıradanlığın içinde mi gizlidir?
İstanbul Okan Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, geçtiğimiz günlerde bu soruyu bir sempozyum masasına taşıdı. Manifest’OU’nun ikinci buluşması; araştırmacıları, sanatçıları ve tasarımcıları üç gün boyunca hem fiziksel hem dijital bir uzamda bir araya getirdi. Yüzlerce başvuru arasından seçilen elli dokuz bildiri, on sekiz oturumda dile geldi. Ama asıl önemli olan rakamlar değildi — asıl önemli olan, bu kadar farklı sesin aynı soruyu sormak için toplanmış olmasıydı: Gündelik hayat, nasıl bir estetik ve politik zemin taşır?
Sempozyumun ana konuşmacısı Prof. Dr. Marcus Graf’ın seçilmesi, bu soruya verilen yanıtın doğasını da ele veriyor. Sanat tarihi ile küratöryel pratik arasında konumlanan Graf, akademik bilginin sergi salonuyla nasıl konuşabileceğini kendi çalışma pratiğiyle somutlaştıran bir isim. Gündelik olanı merkeze alan bir sempozyumda böyle bir perspektifin baş köşeye oturtulması, sanat tarihinin sınırlarını zorlamaya duyulan iştahın işareti — ve bu iştah, bugünün en verimli tartışmalarını besleyen şey.
Müze Gazhane’de düzenlenen paneller ise sempozyuma yalnızca içerik değil, mekânsal bir anlam katmanı da ekledi. Dönüştürülmüş bir sanayi yapısında İstanbul’un gündelik tarihini, mekân belleğini ve tasarım kültürünü tartışmak — bu, tesadüf değil, bilinçli bir tercih. Mimar Kurtul Erkmen, İBB’den Merve Gedik ve Meşher’den Şeyda Çetin’in bir araya geldiği ilk panelde şehir; hem fiziksel hem simgesel bir yapı olarak masaya yatırıldı. Kimin için inşa edildiği, kimin imgesiyle temsil edildiği, kimin gündelik hayatının görünür olduğu sorularıyla.
İkinci panel ise belleğin cinsiyetli yapısını konuştu. Füsun Ertuğ, Yasemin Özcan ve Yıldız Öztürk’ün buluştuğu oturumda feminizm, hafıza ve sanat üçgeni; yalnızca kuramsal bir çerçeve olarak değil, yaşanmış ve üretilmiş bir deneyim olarak ele alındı. Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin kurucu seslerinden birinin bu masada yer alması, arşivin de bir sanatsal eylem olduğunu hatırlattı. Çünkü neyin saklandığı, neyin aktarıldığı — bu da bir estetik karardır.
Manifest’OU’nun bıraktığı iz, bildiri sayılarında değil, soruların kalitesinde ölçülmeli. Gündelik olanı merkeze alan bir sempozyumun en büyük başarısı; o gündeliği, tartışmanın kendisine de sızdırmış olmasıdır. Belki her sempozyumdan çıkarken sormamız gereken soru şudur: Baktığımız şeylere bakış biçimimiz değişti mi? Eğer değiştiyse — iş yapılmış demektir.
Bir yanıt yazın