Sanatçı Nazlı Işık
Sizi henüz tanımayan okuyucularımıza, kendinizden bahseder misiniz?
Merhabalar, Ben Nazlı Işık. 2014 Gazi Üniversitesi Resim öğretmenliği mezunuyum. 2018 Grafik yüksek lisansımı bitirdim. Sanatsal çalışmalarımın yanımda aktif olarak 2011 yılından bu yana eğitimci kimliğimi de devam ettiriyorum.
Bunun dışında farklı projelerde ve alanlarda kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Geleneksel kuyumculuk, astroloji ve felsefe alanlarında ayrıca ilgi duyuyorum. Farklı disiplinler içinde olmayı ve öğrenmeyi seviyorum. Hayatın ve sanatın tek boyuttan ibaret olmadığını biliyorum.
Sanata olan ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?
Sanata olan ilgim çok küçük yaşlarda başladı diyerek klasik girişi yapmak isterim. Ev ve okul konusunda şanslı olan insanlardan biriyim. Resim konusundaki yeteneğim ilkokulda fark edildi ve süreç benim için başlamış oldu.
İnsan da bir sanat eseridir: Bebekken yoğrulan, sevgi, emek, erdem, merhamet konularıysa bu sanat eseri (insan)daha da değerlidir, değerlidir çünkü insan aracılığıyla yaşamın kendisine verdiği kıymettir.
Siz sanatınızı nelerle yoğuruyorsunuz, mayalıyorsunuz? Bir fikri esere dönüştürme süreciniz nasıl gelişiyor? Resimlerinizde işlediğiniz konular nelerdir? Eserlerinizde kullandığınız teknik ve malzemeler neler?
Evet, insanların değerli olduğu konusunda size katılıyorum. Sadece şu konuda ayrılıyoruz. İnsanlığın tamamının değerli olduğunu düşünmüyorum. Bugüne kadar ki deneyimlerimize baktığımızda çok kıymetli insanların etrafınızda olduğunu fakat arada sırada talihsizlikle bu alana girmiş ve garipsemiş, sizi aşağı çekmeye çalışan bilinçli davranışların varlığını hatırlayacaksınız.
Gelelim eserlerimin yaratım süreci nasıl gerçekleşiyor. Hayatın kendisini keşfederek bir süreç başlatıyorum. Fabrika gibi aynı tarz işler üretemiyorum. Bu nedenle üretim sürecim yavaş ama felsefi bir temelle ilerliyor. Teoride ve pratikte birikim sağlamadan herhangi bir eser eskizi ya da fikri ortaya çıkaramıyorum. Günümüzdeki içi boş, sadece biçimi ön planda tutmuş özden eksik eserler gördüğünüzde gözlerimizin değerini daha iyi anladığınız sergiler ya da çalışmalar görüyoruz. Bunlardan biri olmak istemem.
Sanatsal sürece tarihsel olarak baktığımızda, sanatçıların her biri bir felsefi alt yapıyla karşımıza çıkıyor. Bunu görmezden gelmek sadece dekoratif ürün yaparak satıştan kar elde etme çabasını barındıran bir ticarete dönüşüyor. Burada tabii ki para kazanma gerçeğini yadsımıyorum. İnsanın seçimlerine bağlı olduğu konusunda varoluşçu Sartre’ a katılıyorum. Bu konudaki özgürlük anlayışı her bireyin kendi seçimleriyle kendine yeni yollar yaratabileceği gerçeğini savunuyor. Eserlerim bu düşünceler bağlamında yeşeriyor.
Teknik malzeme konusunda kendimi sınırlayamıyorum. Akrilik, yağlıboya, hazır nesne, dijital gibi birçok farklı medyum kullanıyorum.
Örnek vermek gerekirse; 2017 yılında ‘’ NEWPOST’’ adlı videoart’ ı sosyal medya üzerine hala devam eden araştırmalarım, okumalarım üzerine ortaya çıkarmıştım.
2018 yılında yaptığım eskizlediğim ‘’SEFİLLER’’ adlı eserim, Judith Butler ve Athena Athanasio’ nun diyaloglarından kitaplaştırılmış Mülksüzleşme’ yi okurken gözlerimin önünde belirmiş, 2019 yılında tuvale dönüşmüştü. Bu kitap adından da anlaşılacağı gibi sosyo-ekonomik açıdan iş, adalet, hak gibi değerlerin nasıl eritildiği ve kolektivite içinde aidiyetsizlik hissinin yaratılış süreci ve buna karşıtlıklardan bahsediyordu. Kısaca Mülksüzleşme değil mülksüzleştirilmeden bahsediyordu.
Kant’ ın da dinamiklerinden sanatta önemli yere sahip transandantal yani aşkınlık, esriklik hali- davranışsal bir dışavurum değil tabii ki zihnimin içinde ansızın gerçekleşen o patlamalardan biri oluyor herhangi bir üretim süreci fark etmeksizin. Gözümün önünde bir eskiz canlandı. Gerçeklik zihnimin duvarlarına çarparak onu soyutlaştırıyordu.
Gerçeklik kavramı sanat anlayışınızda ne kadar yer kaplıyor?
Gerçeklik kavramını hangi açıdan ele almalıyım? Felsefi olarak M.Ö. peşine düştüğümüz hakikat kavramını tam olarak sonuçlandıramamış ve sonuçlandıramayacak olsak bile bu arayışın sanata ve sanatıma etkileri üzerinden toparlamaya çalışayım.
Son 3 yıldır yaptığım eserler üzerinde Antik Yunan, Rönesans, Kant fikirleri dahilinde bir idealist yaklaşım çerçevesinde bunun bozuma uğratılması söz konusu. Kısaca bu fikirlere biraz değinmek isterim.
Antik Yunan’ ı felsefi düşüncenin başlangıcı olarak görebiliriz sonrasında Roma, Avrupa üzerinde de etkisini sürdürmüştür. Sanatsal anlamda etkileri üzerine görünen gerçekliğin ele alınması şeklindedir diyebiliriz. Burada yansıtmacı bir üslup söz konusudur. Gerçeklik eğilimi natüralist ve maddecidir. Bu bağlamda baktığımızda platonun mimesis kavramı üzerine Aristo’nun mimetik sanat felsefesine bakmamız gerekir.
Platon’ un yansıtmacı ve öykünmeci sanat düşüncesinde sanatçının asıl gerçeklik olan ideaların, sanat ile arasında bir perde görevi gördüklerini ve izleyiciye yansımanın yansımasını sunduklarını savunur. Aristoteles ise kendi felsefesinde de öğrenme istenci üzerinden şiir ile insanın taklit ederek öğrendiğini ve sanatın gerçekliğinin de mimesisten geçtiğini belirtir. Burada taklit, araç bakımından, nesne ve tarz bakımından incelenir. Aristoteles’ e göre eylem ön plandadır.
Rönesans dönemi ile Antik Yunan’ ın yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. Burada da natüralist, görüneni idealize ederek, kurallar bütünü dahilinde yansıtma kullanılıyor. Gerçeklik algısı natüralist anlayışla; varlıkların tabiattaki görünümlerini tekrar etmek üzerine yönelmişti. Mimetik sanat devam etmiştir
Aydınlanma sonrasında düşünce sisteminde Kant önemli bir yere sahip olmuştur. Felsefeyi teorik ve pratik olarak ikiye ayırdı. Bu bağlamda sanata bakış açısında insan ruhunun yetilerini üç kısma ayırarak bilme yetisi, hoşlanma ve hoşlanmama yani yargı gücü ve arzulama duygusu üzerinden sanata yargı gücü çerçevesinde yaklaştı. Bu şu demek, sanatı iyi üzerinden değil güzel üzerinden değerlendirir. Sanatın amacının bir şeye hizmet etmek değil kendi içinde saklı olduğunu belirtir. Kant’ ın sanat üzerinde ereksiz bir ereklilik oluşturduğunu görürüz. Yani sanatta gerçeklik olarak sanat eserinin kendisinin bütünde tamamlanmış olduğunu ve bunun onun ereği olduğunu ve yargı gücünün sanat eserinin güncel gerçekliğine yöneldiğini savunur. Kant önsel bilgiyi yani deney öncesini sanat görüşünde ön planda tutar. Kendidelik kavramı ise varlığını bildiğimiz ama kanıtlanmamış bir araştırma süreci halini tanımlar. Kant’ a göre sanatta gerçeklik numeldir yani apriorik, deney öncesi bilgi anlamına gelir. Bir nevi sezgisellik Kant’ ın bir diğer kavramı olan transandantal yani aşkınlık esriklik hali ile ilişkilidir.
Benim sanatsal anlayışımda gerçeklik bu üç dönemden sentezlenmiş, deneyimlediğim olayların ben de yaratmış olduğu aşkınlık hallerinin görselidir. Bana ait olmayan duyguları kendimden uzaklaştırmak adına katarsis çabası içinde resmediyorum. Bozulmalara yol açan da sanırım bu durum.
Toplum olarak bencillik ile ilerlerken hiçbir şey bilmediğini bilmeyen ve bunu bir şekilde ortaya koymak isteyen insanlara karşı savaş içinde olunan bu dönemde hepimiz yolumuza taş koymaya çalışanlarla karşılaştık. Resimlerimdeki bu huzursuzluk benim değil, aksine toplumun huzursuzluğu.

Resim sanatına Türk halkı olarak biraz ilgisiz olduğumuz doğru fakat bununla eşdeğer midir bilmem uluslararası ressamımızda çok az, bunu neye bağlıyorsunuz?
Matematiksel değerde baktığımızda evet az. Buna yönelik Kapıkule’ nin Ardındaki Sanatçılarımız adlı bir projem var. Projeye başlayalı 1 yıl oldu.
Sadece Türkiye bazında değerlendirmemek gerekiyor. Tekelleşmiş bir sanat piyasası sorunu var. Türkiye’ deki sanatçılar bununla daha çok yüz yüze geliyorlar. Toplumsal refah ve bilinç düzeyi bunu etkiliyor. Toplum derken sanatçı çevresi dahi henüz belli bir bilgi birikiminden yoksun. Bu görüşler bir şeyler başaramayacağınız anlamına gelmiyor.
Bireysel çaba ve akli-manevi gelişim çok önemli bir faktör. Eski dönemler gibi bir galeriye ya da galericiye veya kolektife bağlı olmanıza gerek yok. Dijital platformlar ile dünyaya ulaşmanız mümkün. Çok farklı fırsatlar yakalamanız söz konusu.
Tekrar edeceğim gibi etrafınız sizi ilgilendirmemeli. Çünkü toplum ‘’BEN ÇAĞI’’ çılgınlığının içinde.

Sanat Tarihine Damgasını Vurmuş Ünlü Ressamların Başyapıtları Arkasındaki İlginç Hikayeleri meşhurdur!
Okuyucularımıza hangilerini aktarmak istersiniz?
Evet, bana ilginç gelen ‘’Erased de Kooning Drawing, 1953’’ Robert Rauschenberg’ in eseri.
Çok ilginç bir hikayesi yok eserin ama eser olarak sanat tarihinde yer edinmesi ilginç kılıyor.
Rauschenberg ve de Kooning 1952 yılında Kooning’ in New York’ taki stüdyosunda tanışmıştı.
Hikayeyi Rauschenberg şöyle anlatıyor.
Gergindim. Willem de Kooning’in evinin önünde, elimde bir şişe Jack Daniel’s tutan 27 yaşında bir sanatçıydım, tereddütle kapıyı çaldım. ‘’Evde olma’’ diye sessizce dua ettim.
“Ama evdeydi,” dediğimi hatırlıyorum. “Birkaç garip andan sonra ona aklımdan geçenleri söyledim.”
Rauschenberg’in istediği, de Kooning’in çizimlerinden biriydi. Kendi başına, bu talep şaşırtıcı değildi- aynı çevrelerdeki sanatçılar genellikle eserlerini değiş tokuş ederlerdi. Ancak genç sanatçı eskizini stüdyosunun duvarına asmak istemediğini, onu silmek istediğini de Kooning’ e anlattı. Önce kabul etmese de sonrasında işi zorlaştırmak için mum boya, mürekkep, karakalem gibi farklı medyumlar kullandığı bir çizimini ona verdi. Ve Rauschenberg onu bir göre bilinciyle silmeye başladı. Eseri arkadaşı Jasper John’ s metal bir çerçeve ile çerçeveletti.
Sanatçı Nazlı Işık

Bir yanıt yazın